Gezi & Kamp, Tüm Yazılar

Kamp Olayına Giriş 101: Seyrek Kampı

“Şöyle doğayla başbaşa kalacak bi yerlere mi kaçsak? İstanbul’a yakın bi yer olsun. Denizi de olsun ama insan olmasın” diyenler ve “kamp yapmaya çok heves ediyorum ama daha önce hiç kamp yapmadım”cılar, gelin, anlatıyorum. 

Bizim Likya yolu yine hayal oldu. Sözde bu hafta yürüyecektik. Yine olmadı. İptal olan ilk plan da balayımızdaydı. Ama tabi o biraz bizim saflığımızdan iptal oldu. Temmuz sıcağında Likya mı yürünürmüş hiç! Neyse dedik şimdi Ekim sonu Kasım başı en güzel zaman. Hava da mis. Gidelim. Biraz işler güçler, biraz da miskinlikten kendimizi kaldırıp da gidemedik. Neyse… Belki de iyi oldu. Likya’ya gidemeyince onun yerine Kocaeli taraflarında, tek gecelik, tadından yenmez bi kamp yaptık.

İstanbul’dan Uzaklaşalım Ama Çok Uzak Olmasın! Bingo!

Seyrek, Kocaeli-Kandıra’nın bi köyü. Deniz kenarında ufak bi balıkçı köyü. Ulaşım oldukça kolay, yollar güzel. Biz Halkalı’dan yola çıktık, şansımıza İstanbul içinde de trafik yoktu ve 2,5 saatte vardık.

İzmit otobanından Kandıra tabelasıyla ayrılıp, Marmara’yı arkanda bırakıp Karadeniz’e dik bi şekilde devam ediyorsun, yolun sonu deniz. Zaten Seyrek Köyü için balıkçı köyü demişlerdi. Yalnız köye varana kadar deniz görünmüyor. “Yahu nerede kaldı bu deniz, yanlış mı gidiyoruz acaba?!” derken son virajı aldık ve karşımızda kocaman bir koy, köpük köpük dalga dalga heybetli Karadeniz ve çılgın esen bi rüzgar! Harika bir andı!

Seyrek Köyü’nde ne var?

Baştan söyleyeyim öyle meşhur bir şeyi yok. Kalesi, kulesi, meydanı falan da yok. Tarihi-turistik bi gezi yapmıyoruz zaten di mi? Kamp kafasıyla konuşacak olursak harika! Bi kere köyü kucaklayan geniş bi koy var. Etrafı kayalıklarla çevrili. Dalgaların kayalara vurduğunda çıkardığı sesi bi hayal edin! Heh işte öyle harika bişey var.

Köyün hemen yanıbaşında büyük bi kestane ormanı var. Uzun orman yürüyüşleri için uygun.

Köy evlerinin haricinde yazlıkçıların siteleri var. Ama tabi şu sıralar pek kimse yok. 3-5 kişi ya gördük ya görmedik. “Ulan buradan ev mi alsak?” diye epey mi hayal de kurduk tabi.

Çadır Nereye Kurulur?

Köyün karşısında Çalköy Mesire yeri ve Camping alanı var. Koyun bi tarafı köy, bi tarafı mesire yeri yani. Çadırı buraya kurduk. Köy ve koy manzaralı şahane yer bulmuş olduk. Biz Kasım başında gittiğimiz için hiç kimse yoktu. Diğer mevsimlerde nasıl olur bilmiyorum.

Kasım’da Kamp Yapılır mı? Soğuktan Donmadınız mı?

Biz de emin değildik giderken! Yağmursuz bi günü seçtik ama epey rüzgar vardı. Arabadan ilk indiğimizde “Herhalde kalamayacağız” dedim. Öncelikle çok rüzgar almayan bi yer seçtik. İkincisi; kıyafetlerimiz epey kalındı. Bere, tozluk, boyunluk, kalın çorap, varsa termal kıyafetler… Bunlar şart. Bir de Ahmet’in haklı olduğuna inandığım bi iddiası var: “Karnın açsa üşürsün!” Son olarak da kamp ateşi ve erken uyku. Tüm bunlar bir araya gelince şartlar o kadar da zorlayıcı olmadı.

Şu erken uykudan biraz bahsetmek istiyorum. Akşam 8’de çadırımızı kurmuş, kısa bi yürüyüş yapmış, karnımızı doyurmuş ve hatta ateş başında çayımızı bile içmiştik. Zifiri karanlık da basınca yapacak çok şey kalmıyor zaten. Doğa gece yavaşlar, durur. Güneşle birlikte başlar yine hareket. Biz ise modern hayatta gece yarılarına kadar ayaktayız. Halbuki güneş gittikten sonra sakinlemek ve yavaşlamak lazım. (Şu yazıyı gece yarısı yazdığımı söylemiyim bari, karizmam çizilmesin.

Çadır Konforlu mu?

Evindeki yatağın konforunu arıyorsan bi dur! Arama. Doğadasın ne de olsa. Altımıza sağlam birer mat serdik. Bu bizi yerin soğuğundan koruyor. Pijama falan yok tabi. Gündüz kat kat giydiklerinle uyuyorsun. Öylece uyku tulumlarının içine girdik. Ya bu tulum başta biraz rahatsız geliyo ama valla alışıyor insan. Hatta böyle bi sarıp sarmalıyor ya, tatlı geliyor.

Not: Uyku tulumlarının soğuğa göre dereceleri var. Benimki biraz daha light bi uyku tulumu olduğu için sevgilim centilmenlik yaparak kendi uyku tulumunu bana verdi.

Bu tulumların dereceleri ve boyutları var. Benim uyuduğum tulumu 0 (sıfır) dereceya kadar kullanabilirsiniz örneğin. Not 2: Bizde 2 tane farklı mat var. Biri ucunda tıpası olan ve tıpayı açınca kendi kendine şişebilen bi mat. Oldukça konforlu ve soğuktan koruyo. Diğeri ise daha basit bi mat. Suya ve soğuğa dayanlıklı ama şişme mat kadar iyi değil. İlk defa kampa gidecekseniz deneme amaçlı bunlardan edinebilirsiniz bence. Decathlon’da 10-15TL gibi bi fiyata bulabilirsiniz sanırım. Ben hangisinde mi uyudum?! Tabi ki şişme olanda.

Ben çadırda kalamam! Korkarım!

Valla ben de korkuyorum. Her seferinde ufaktan tırsarak giriyorum çadıra. Hatta bu sefer daha da tedirgin oldum çünkü dalga sesleri inanılır gibi değildi. Aslında biliyorsun yani o seni ürküten şey dalga ve rüzgar. Sana bi zararı yok. Ama işte insan zihni korkularla dolu. Koca şehirde korkusuzca yaşayabiliyoruz, tek başımıza bir sürü şey halledebiliyoruz da doğanın kucağında binbir türlü tehlike senaryosu üretiyoruz, ne saçma halbuki. Rüzgar, dalga, karanlık, rüzgarla uğuldayan ağaçlar, hayvanlar… hepsi güvenmeyi hatırlatıyor insana. Hepsi şifa ve sevgi dolu. Doğanın iyileştirici gücünü hatırla! Yaradanın kucağında uyuduğunu bil, nefes al ve bırak kendini. O da mı yetmedi, yanındakine söyle masal anlatsın sana. Ben yine Keloğlan’la Ali Cengiz masalının sonunu dinleyemeden sızmışım. 

Ama var ya çadırda kalmanın en güzel kısmı neresi biliyo musun? Sabah gün ışığıyla (bu sefer köye yakın olduğumuz için ezanla) gözümü açtığım o an. Hep bi “başardım!” hissi geliyo ve de “iyi ki kalmışız” diyorum.

Aman ya ben de öyle bi anlattım ki sanırsın balta girmemiş ormanlarda tek başıma hayatta kalmışım. 

Not: Bir de kademeli yanan minik bi kamp lambamız var. Karanlık basınca en üst seviyede açıp bi ağaç dalına asıyoruz, etrafı epey aydınlatıyor. Yatarken de en kısık seviyeye alıp çadırın içine asıyoruz, loş loş uyuyoruz. (Decathlon’dan almıştık, tavsiye ederim)

Mesire Yeri Değil, Hayvanlar Alemi

Sabah kahvaltı yaparken bi koşturma sesi geldi. Kafamızı bi çevirdik, karşıdaki minik patika yoldan deli gibi koşa zıplaya keçiler geliyo. Sanırsın ilkokul öğrencilerine tenefüs zil çalmış da okulun kapısından bahçeye koşuyolar. Sahne aynı bu. Koşup koşup geldiler, yamacımızda aniden durup otlamaya başladılar. Bu hayvanlar çok komik ya, otur izle. 

Keçiler gitti, ardından inekler geldi. Sarısı, siyahı… Çeşit çeşit, koca koca inekler. Boyunlarında da çıngıraklar. Sallana sallana, otlaya otlaya geçip gittiler yanımızdan. Biz hala kahvaltıya devam. Bi yandan da Barış Manço’nun şarkısı dolandı dilimize; “Sarıkız minik buzayı sütten kesti mi? Oğlaklarla kuzular sevişiyor mu?” 

Son çayları içiyoruz, bu sefer de o ağaçtan bu ağaca koşa koşa gidip gelen 2 sincap. Ayyy o nasıl bi güzellik, o nasıl renkler… Resmen bi çizgi filmden fırlamış gibiydiler. Biz de çocuk gibi neşelendik sayelerinde.

Tabi bir de köyün olmazsa olmazları köpekler var. Köyün içinden geçip tepelere doğru yürüyüş yaparken çeşit çeşit köpek eşlik etti. Ahmet zaten hayvan delisi, bunlar da bizim çocuğa bayılıyolar. Neyse ki onlar sevişirken ben yandan yandan ufaktan uzuyorum. 

Horozlar ve tavukları da anlatmayayım artık. Valla insandan çok hayvan gördük.

Ne yer ne içeriz? Aç kalır mıyız?

Biz normalde yanımıza kuru gıdalar alırdık. Kuru kayısı, kuru incir, ceviz, badem, muz, domates, salatalık vb. İnsan doymam sanıyo. Halbuki besin değeri yüksek gıdalar bunlar. Sadece alışkanlıklarımızdan ötürü zihin yanıltıyo bence. Üstelik bu tarz gıdaları kampta hem muhafaza etmesi kolay hem de hazırlaması. Az şey götürmeyi tercih ediyoruz biz genelde. İlk defa bu sefer mangal yaptık. 

nnemlerle pikniğe gittiğimiz günler canlandı bak şimdi gözümde. Şöyle söyliyim; mutfağın yarısını taşıyoruz gittiğimiz yere. Sonra da eve geri taşıyoruz tabi onca şeyi. Bir de onları dönünce temizlemesi, toplaması var. Tam bir işkence. İnsanı doğadan soğutur. Az az az…. Az ama fonksiyonel şeyler al yanına. Hatta alma nolcak, o olmazsa olmaz dediğin şey de eksik kalsın. Hayatta kalırsın korkma. Yoğurdu çatalla yemişliğimiz, mangalı maşasız yapmışlığımız var. :p

Not: Islak mendil, kağıt havlu, sabun gibi şeyleri unutma yalnız. Bunlar hem az yer kaplar hem de epey kolaylaştırıcı olur.

Şimdi ve Burada

Son olarak da şunu söyliyim, doğa “anı yaşamak” ve özellikle “beden farkındalığı” için mükemmel bi yer. Zaten konfor alanınadan çıkmış olmak bile buna hizmet ediyo. Her ne yapıyorsan onu yapıyorsun, herşeyinle. Ateş yakmak için odun mu topluyorsun, o an gerçekten oradasın. Tüm bedenin ve zihninle. Bilmediğin bişey bi kere. Çocuk gibisin o anda. Üşüyorsun mesela, dibine kadar hissediyosun. Evdeki gibi gidip kombiyi bi derece daha artıramıyosun. Bu sefer ilk defa kampta çay demledik mesela. Küçük tüpü rüzgara rağmen yak, suyun kaynamasını başında bekle, termosa dök… hepsi emek ve dikkat istiyo. O anda aklına başka bi dert tasa gelmiyo hal böyle olunca. Varsa yoksa o andasın; o kaynayan sudasın, sönmesin diye harladığın ateştesin, nereye assam diye bakındığın lamba ışığındasın, tepelere tırmanırken basmak için seçtiğin taştasın… o andasın… andasın.

Ve son olarak…

“Kasım’da kamp mı yapılırmış hasta oluruz” deme. Yapılır. Hem hasta olsan nolcak, şehirde de hasta oluyoruz. Bari tadını çıkaralım.

En sevdiğin ayakkabılarını giyme. Biz habire inek boklarına basıp durduk. İğrenecek bişey yok tabi de, maksat ayakkabılar batmasın! 

Yemeği kendin hazırlayacaksan malzemelerin tam olsun. Biz iki şaşkın, mangala gerek duymayıp mangal teliyle yetinmeye çalıştık. O rüzgarda o mangalı yakabilmek tam bi sınav oldu bizim için. Az kalsın aç kalıyoduk. (Yukarıdaki “az malzeme götürün” önerimle çelişiyorum dimi?

Hayvanlardan korkma! Yaw ne yapsın sana inek, böcek…

Kamp yerini denize yakın bi yerde seç, dalga sesleriyle uyumak çok büyüleyici. Bence şifalı bi yanı da var. Henüz sebebini bilmiyorum ama su sesinin ruha çok iyi geldiği kesin.

Doğada ev konforu arama, olanla yetin, adapte ol, mutlu ol. Bunun için çok şeye ihtiyacın yok.

Dönüş yolunda bir sonraki kampın planını yapmaya başla!

Sevgiler
Seval
Haziran 2015, Seyrek, Kocaeli

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir