Güzel Yaşam, Tüm Yazılar

Kendi Kendine Şifa

Bizim aile doktora gitmeye bayılır. Yani kendi ailemi yargılamak için yazmıyorum bunu elbette. Sadece çocukluktan beri gördüğüm ve alışkın olduğum şey, hasta olunca doktora gitmek ve mutlaka ilaç kullanmak oldu. Bu işin tek doğrusu olarak bunu öğrendim.

Ancak zaman içinde hastalık ve tedaviyle ilgili fikirlerim değişmeye başladı. Eskiye nazaran çok daha az doktora gidiyorum. Bununla birlikte bazı basit hastalık ve rahatsızlıklar için her an başvurduğum ilaçlardan vazgeçeli bir kaç yıl oluyor.

Eskiden hastalığı bir felaket, derhal kurtulmam gereken bir durum olarak görüyordum. Kimse, ben dahil, hasta olmak istemeyiz tabi ki. Ancak bu bahsettiğim “bir an önce hastalıktan kurtulma” duygusu insanda bir paniğe de yol açıyor. Panik ve stresin ise bildiğimiz gibi hastalıklar için iyileştirici bir yanı yok.

Sanırım mutlak sağlık diye bir şey yok. Yani en nihayetinde her gün yaşlandığımız gerçeği var. Ancak sağlık problemlerini “hastalık” diye tanımlamak yerine, her birine; yaşadığım hayat tecrübesinden ötürü bedenimde olağan şekilde meydana gelen birer biyolojik program demeyi tercih edebilirim. Böylece hemen kurtulmaya çalıştığım bir fenalık değil, bana benimle ilgili bir şey anlatan bir durum gözüyle bakabilirim. “Acaba hayatımda neyi mesele haline getirdim, bunca zaman tuttum tuttum da, şimdi bununla karşılaştım” diye sorabilirim. Ve bu durumu kendimle buluşmak, kendimi biraz daha yakından tanımak, bir meseleyi salıvermek, çözüme kavuşturmak, arınmak için fırsat olarak görebilirim.

Yıllardır “Hastalık çok kötü birşeydir, hasta olunca mutlaka doktora gidilir ve illa ki ilaç kullanılır” fikrine çok inandığım için farklı bir açıdan bakmak zaman aldı. Ve bu süreç içerisinde öğrendiğim en çarpıcı şey, belki de en basit bilgiydi. “Organizmanın bilgeliğine güven” İster hastaneye git, ilaç kullan, istersen doğal yöntemler uygula. Ama mutlaka bedenin, zihnin ve ruhun; yani organizmanın bilgeliğine güven. Bedenindeki muazzam sistemin sağlıklı çalışması için gereken bilgi ve şifa onda mevcut.

Tüm bunlar benim hayatımda büyük birer yaklaşım ve inanç değişiklikleri oldu.

Peki hasta olduğumda ne yapıyorum? Yazının devamında bazı tavsiyeler ve uyguladığım doğal yöntemlerden bir kısmını göreceksiniz. Ancak söylemek isterim ki; ben doktor değilim. Konuyla ilgili herhangi bir uzmanlığım da yok. “Doktor ve ilaç kötüdür ve ben doktora gitmem” gibi birşey de asla söylemiyorum. Elbette ben de ihtiyaç duyduğumda tıbbi yardım alıyorum.

O yüzden okuyacaklarınızı mutlak doğru olarak değil, kişisel bir tecrübe olarak almanızı ve yine kendi araştırmanızı yaparak veya doktorunuza başvurarak uygulamanızı/kullanmanızı öneririm.

Hasta hissettiğimde neler yapıyorum?

  • Kendimi hasta hissettiğimde, bir yerim ağrımaya başladığında bana en iyi gelen şey kendimi güvende ve yuvada hissedebileceğim yerde, yani evde olmak. Hayattaki sorumluluklar izin verdiği ölçüde elbette. Meksikalı bir doktorun eğitimine katılmıştım bir kaç sene evvel. Bu konuyu uzun uzun anlatmıştı; iyileşmelerin, kişinin kendini güvende, evinde hissettiği yerlerde daha hızlı olduğuyla ilgili.
  • Hastalığın verdiği “hastayım” stresini yaşadığımı hissettiğim her an, durup bunun normal bir süreç olduğunu kendime hatırlatıyorum. Organizmanın bilgeliğine güven, elbet iyi olacak, sabret diyorum.
  • Bedenimi sıcak tutmaya çalışıyorum. Battaniye, çay, çorba… Yine evde olma hissini kuvvetlendiriyor sanki bu sıcaklık. Sarıp sarmalanmak iyileşmeyi de destekliyor.
  • İşlenmiş gıdalardan, çok fazla işleme maruz kalan yemeklerden ve karışık tariflerden uzak beslenmeye dikkat ediyorum. Çiğ gıdalarla hafif bir şekilde beslenerek, bol su tüketerek ve mideyi yormadan bedenin enerjisini sindirime değil, iyileşmeye harcamasına müsade etmek gerekiyor.
  • Güzelce dinlenmek ve yeterince uyumak da beden için en kuvvetli ilaç. İşler güçler çoğu zaman izin vermiyor olabilir. Kurumsal iş hayatının göbeğinde çalışırken her ne olursa olsun iş hep daha önce gelirdi benim için ve çoğu zaman hasta olduğumda durup kendimi dinleyemez, hatta hastalığım biraz uzasa kendimi suçlu hissederdim. Şimdi öyle anlarda kendime samimiyetle soruyorum; hangisi daha önemli diye? O gün bekleyen iş, hayati mi? Bir gün daha bekleyebilir mi? Birilerini ciddi anlamda sıkıntıya sokacak mı? Yoksa biraz müsade edilebilir mi? İnsan kendi kıymetini bilmeli. “Merhametin seni de kapsamıyorsa, o merhamet değildir” diye bir söz duymuştum. Bunu durup düşünmeli!
  • Yardım almaya açık olmak. Eş, dost, anne, baba, kardeş… sizi seven birilerinin sizi biraz nazlamasına izin vermek de iyileşme sürecini olumlu etkiliyor bence.

Ayrıca iyileşmeye olan pozitif yaklaşım, dinlenmek ve beslenmek gibi şeylerle geçmeyecek gibi bir rahatsızlık yaşıyorsam, doktora veya ilaca başvurmadan önce bana iyi gelebilecek doğal şeyleri araştırmayı ve uygulamayı da seviyorum.

Yağlar, otlar, çaylar, baharatlar, bitkiler… Bu yazımda bir kaç yıldır uyguladığım ve bana iyi gelen şeylerden bir kaçını sizinle paylaşmak istedim.

Bizim evin ayrılmaz ikilisi: Nane Yağı ve Sıcak Havlu:

Bizim evde en sık kullanılan şeylerden biridir nane yağı. Sadece hastalıklar için değil, sabahları nefes açmak için de şişesini açıp koklamayı severiz. En çok da ağrılar için kullanıyoruz. Nane yağına benzer bir yağ daha var, çin yağı diyorlar sanırım. Biraz daha keskin oluyor kokusu. Onu da kullanıyoruz. Kas ve eklem ağrılarında ağrıyan yere sürüp, üstüne sıcak havlu kapatıyoruz. Sıcaklığını koruması için havlunun üstüne sıcak su torbası da koyduğum oluyor. Belimi incittiğimde, kuyruk sokumu kemiğimi kırdığımda, sırtım tutulduğunda ve buna benzer bir sürü vakada nane yağı ve sıcak havlu ikilisini bir kaç saatte bir tekrar ede ede şifa bulduğum çok oldu.

Yoğun çalıştığım dönemlerde şöyle birşey yaşamıştım. Sıklıkla migren benzeri şiddetli baş ağrıları yaşıyordum. Yine yoğun bir ağrı ile özel bir hastanede doktora gittim. Genç bir kadın doktor muayene etti ve hemen ilaç yazmaktansa yaşam tarzımla, bir günümü nasıl ve ne yoğunlukta geçirdiğimle ilgili sorular sordu. Ve şöyle söyledi; “Şu anda ağrınızı hafifletmek için serum verelim ama size migren ilacı veya başka bir ağrı kesici yazmayalım. Düzenli spor yapmaya, en azından her gün biraz yürümeye gayret edin, telefonsuz ve bilgisayarsız bir kaç saat geçirin, bir adet nane yağı alın ve alnınıza yağ ile masaj yapın” Aynı şiddette devam ederse o zaman yeniden görüşürüz dedi.

İlk defa bir doktordan böyle şeyler duymuştum ve hem rahatladım hem mutlu oldum. Hala başım her ağrıdığında o doktoru hatırlıyorum. Kendimi sakinleştirip, bol su içip, nane yağı ile masaj yapıp, mutlaka dinlenip, ağrının kalmasına ve akabinde geçmesine izin veriyorum.

Elma yağı:

Biz İstanbul’da yaşıyorduk, Şubat 2017’de Ege’ye taşındıktan sonra tanıdım elma yağını. Bizim buradakiler; en çok karın ağrısı, adet sancısı gibi şeyler için kullandıklarını söylediler. Bağırsak sorunu yaşadığım günlerde de kullandığım oluyor. Keskin ve bana göre çok güzel bir kokusu var. Nane yağı gibi o da minik şişelerde satılıyor. Gaz sancısı çeken bebekler için de kullanıyorlarmış. Bir iki damla ile karın bölgesine masaj yaparak kullanılıyor. Sürekli evde bulunan birşeye dönüştü bizim için.

Canım Kantaron:

Kantaron otunu da yağını da tıpkı elma yağı gibi bizim buralara göçünce tanıdım. Biraz araştırırsanız görecekseniz faydaları saymakla bitmiyor.

Adet sancısını giderir, yanıklar için kullanılabilir, iltihap giderici özelliği vardır, cilt ve deri hastalıklarına iyi gelir, kanamayı durdurur deniyor. Hatta depresyon tedavilerinde ve strese bağlı hastalıklar da bile kullanıldığını okudum.

Mazı Köyü’nde bal ve yağ satan bir abi var, ondan almıştım. Alırken eşi dedi ki; “Bu sefer kantaronu benden al ama madem artık buralısın, kendin yapmayı da öğren” Sonra tuttu kolumdan evlerine götürdü. Girişte yol kenarındaki çiçekli dikenli otlardan kesip kesip koca bir demet hazırladı bana. “Bu kantaron çiçeği” dedi, “Bi bidona koy, üzerine de zeytinyağı doldur, güneşe çıkar. En az 2 ay beklet güneşte. Rengi değişmeye başlıcak zaten, görürsün. Sonra otunu atar, yağını biraz daha güneşte tutarsın” dedi. O gün bir şişe ondan aldım, eve gelince de verdiği kantaron bitkisiyle söylediklerini yaptım. Şimdi benimki güneşte bekliyor.

Kantaron araştırdığıma göre hem harici hem dahili olarak kullanılabiliyor. Ben şimdiye kadar çoğunlukla yaralar ve ağrılar için kullandım. Ellerimdeki egzamaya da iyi geldiğini söyleyebilirim. Yazdan beri bir kaç basit deri hastalığında ve yaralarda kullandık, gerçekten çok hızlı şekilde tedavi ediyor. Ayrıca bazen yatmadan önce cildimi nemlendirmek için de kantaron kullandığım oluyor. Sürdükten sonra güneşe çıkmamak gerekiyormuş sanırım, leke yapıyor diye duydum.

 Babaanneden Gelen Bal şerbeti:

Eşimin ailesi Rizeli. Babaannesi ve dedesi zamanında arıcılıkla uğraşmışlar. Karakovanlarda yapılan hakiki ballara “ilaçlık bal” derlermiş.  Çok kıymetli olurmuş o ballar ve hastalıklarda tüketirlermiş. Biz de şimdi onlar gibi, midemiz bozulduğunda, karnımız ağrıdığında, ishalde hemen bir bardak suyun içine 1-2 kaşık bal karıştırıp sıcak sıcak içiyoruz. Anında etki ediyor, benim için mucize gibi. Babaanneyi tanıma şansım olmadı ama her bal şerbeti yaptığımızda onu rahmetle anıyorum.

Dalından Biberiye:

Bu da son zamanlarda keşfettiğim, denediğim ve memnun kaldığım bir çay oldu. Dalından biberiye kopartıp (yaklaşık 10 cm kadar), kaynar suya koyup 10 dakika kadar demliyorum, minik bir parça limon da atıyorum hatta demlerken. Mide ağrılarına ve bağırsak problemlerine iyi geldiğini okumuştum. Denemelerim başarılı sonuç verdi, çok memnunum. Bir yerde Eski Yunanlıların biberiye için; “Zihni uyandırır, hafızayı güçlendirir, beyni rahatlatır ve anlamayı keskinleştirir” dediklerini okumuştum. Zaten kokusuna da bayıldığım için artık biberiye de bizim evin ilaçları arasına girdi bile.

Zencefil & Zerdeçal Şifası:

32 yaşındayım ama bu ikili benim hayatımda son 2 yıldır var. Öncesinde göstersen veya koklatsan adını bile söyleyemezdim. Şimdi o kadar çok tüketiyoruz ki. Özellikle en sevdiğimiz yemeklerden biri olan sebze soteye diğer bir çok baharatla birlikte zencefil ve zerdeçalı da mutlaka ekliyoruz.

İlaç niyetine kullandığımız hali ise bir karışım. Ufak bir kaba bir kaç kaşık bal, üstüne zencefil, zerdeçal ve karabiber katıp karıştırıyorum. En sevdiğim şeylerden biri olan çörekotunu da ekliyorum. Bazen bir iki damla da limon sıkıyorum üstüne. Karıştırınca macun kıvamına geliyor.

Boğaz ağrısında ilk adresim budur her zaman. Halsizlik, yorgunluk, kırgınlık gibi haller içindeysem de hemen bu karışımdan yapar yerim bir iki kaşık. Yerken biraz boğazımı yakıyor ama o hissi seviyorum, sanki şifa oluyormuş gibi geliyor bana. Üstüne hemen su içmiyorum ama kısa bir süre sonra ılık bir bitki çayı, çoğu zaman papatya mis gibi gidiyor.

Bulgaristan’dan tetre otu:

Son yıllarda bir kaç kez diş dolgusu yaptırdım ve yakın zamanda da yirmilik dişimi çektirdim. Zaman zaman da aft gibi basit ağız içi yaraları da oluyor. Özellikle yirmilik dişimi çektirdikten sonra doktorun tavsiye ettiği gargarayı bir süre kullandım. Sonra tetre otuyla tanışınca tetreli gargara günlük rutinime dönmeye başladı.

Yengemin anneleri Bulgaristan göçmeni. Çocukluğundan beri bilirmiş tetreyi. Şimdi Türkiye’de yaşıyor ve tetrenin fidanını getirip dikmiş bahçesine. Yapraklarını toplayıp kurutmuş. Kaynar suda biraz demleyip suyunu süzüyorsun ve gargara yapıyorsun. Hem ağız iltihapları ve yaralar hem de günlük ağız temizliği için kullanıyorum.

Yalnız kesinlikle yutulmaması gerekiyormuş. Kullanmadan önce mutlaka detaylıca araştırmanızı yapın. “Tetre” yerine “Tetra” diye de bakabilirsiniz ararken.

Çam Katranı:

Son bir kaç yıldır kesik çizik gibi yaralanmalar için ilk adresimiz çam katranı. Yoğun kıvamlı siyah renkte… Kanayan yere çok azıcık sürünce hem kanı durduruyor hem de bildiğim kadarıyla enfeksiyon riskini düşürüyor. Kokusunu herkes sevmeyebilir ama ben bayılıyorum.

Babam yıllardır kan sulandırıcı ilaç kullanıyor kalp rahatsızlığından ötürü. Bir yeri kanadığında biraz zor duruyor. Ona da vermiştik bizim çam katranından bir miktar. Üzerine etiket yapıştırıp “yara ilacı” yazmış. 

Bir süredir biriktirdiğim bilgileri, edindiğim tecrübeleri, duyduğum tarifleri yazdığım bir şifa defterim var. Ona yeni şeyler eklemeye bayılıyorum. Yeni bitkiler, otlar tanımak, faydalarını araştırmak ve kullananların tecrübelerini dinlemek çok hoşuma gidiyor.

Yılmaz Erdoğan bir röportajında şuna benzer birşey demişti; “Yaradan arka bahçemize ezcane açmış da haberimiz yok” Hakikaten çok doğru. Öyle şifalı ki bitkiler… Ot der geçersin, halbuki nelere faydalı her biri.

En basit ama aynı zamanda en kadim bilgileri unutur olmuşuz yıllar içerisinde. Kendimize, kendi bedenimize, kendi şifacı yanımıza güvenmeyi bırakıp, iyileşmeyi dışarıda arar olmuşuz. Doktor ve ilaç desteği almak elbette çok önemli ve iyi bir şey. Bununla birlikte kendi içsel gücümüzü, iyileşmeye olan inancımızı ve bedenimize neyin iyi geldiğini de bilmek o kadar önemli.

Sizin de uyguladığınız doğal yöntemler veya kullandığınız doğal şeyler varsa yorum kısmına ekleyebilirsiniz. 

Sevgiler
Seval
Ekim 2017

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir